129 yıllık çeyizin bugüne anlattıkları

“Bir Çeyiz Sözleşmesi” adlı oyun 129 yıllık bir çeyiz senedinde yazanlarla dünden bugüne bir tanıklık sunuyor. Ancak oyunun önermesi konusundan öte sahnelenme biçimi. Çünkü oyunun yönetmeni Murat Daltaban’a göre “Geçmişi anlamak için onu mutlaka yeniden canlandırmak zorunda değiliz”

129 yıllık çeyizin bugüne anlattıkları
Yayınlama: 29.10.2026
A+
A-

Efnan Atmaca – Yeniköy’de, Panayia Mahallesi’nden Nikolaos ve Sevasti Mumcis, kızları Carolina’yı Paşabahçeli bakkal Antonios Angelidis ile evlendirmek üzere papaz ve muhtar huzurunda bir beyanda bulundu. Düzenlenen senete göre Carolina’nın çeyizi 70 Osmanlı lirası, 12 havlu, 12 keten masa örtüsü, üç yünlü elbise, bir kürk, bir ayna ve bir sandıktan oluşuyordu. 129 yıl sonra aynı senet, II. Mahmud’un fermanıyla kurulmuş bir kilisede, yine bir belgeden doğmuş bir yapının içinde, sahiplerinin huzurunda ses buluyor. 30. İstanbul Tiyatro Festivali’nin en ilginç oyunlarından “Bir Çeyiz Sözleşmesi”, seyirciye tanıklığa çağırıyor.

Elif Özge Maltepe’nin yazdığı; Metin Akdülger, Gizem Güçlü, Selin Tâli, Tan Temel, Pınar Yıldırım rol aldığı oyunu yönetmeni Murat Daltaban ile konuştuk.

■ “Bir Çeyiz Sözleşmesi” için belgesel tiyatro diyebilir miyiz?

Elbette bir akrabalık var. Özellikle gerçeğin sahnede temsil edilmesi meselesine duyulan kuşku açısından. Belgesel tiyatronun önemli bir sorusu şu: Gerçek bir olayı sahneye taşıdığınız anda hâlâ gerçekle mi karşı karşıyayız, yoksa onun hakkında üretilmiş yeni bir kurmacayla mı?

“Bir Çeyiz Sözleşmesi”nde ise biraz başka bir yerde duruyorum. Biz bir olayı yeniden kurmuyoruz. Hatta mümkün olduğunca rekonstrüksiyondan kaçınıyoruz. Bir düğünü, bir evliliği ya da o insanların hayatlarını yeniden canlandırmıyoruz. Çünkü bunları yapabilecek kadar bilgimiz yok. Elimizde bir “iz” var: Belge. Bir de o belgenin ait olduğu toplumsal dünyayla fiziksel bağını hâlâ taşıyan mekân. Dolayısıyla bizim yöntemimizde oyuncu geçmişte yaşamış kişinin yerine geçmiyor. Bugünün bedeni olarak, geçmişten kalan bir belgenin karşısında duruyor. Seyirci de aynı karşılaşmanın içinde bulunuyor.

129 yıllık çeyizin bugüne anlattıkları

■ Neden temsil değil, tanıklık sunmayı tercih ediyorsunuz? Buradaki önermeniz nedir?

Çünkü temsil çok güçlü ama aynı zamanda problemli bir eylem. Özellikle gerçek insanların hayatlarıyla çalışıyorsanız, temsil ettiğiniz anda onların adına konuşmaya başlıyorsunuz.

Bu insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Birbirleriyle ilişkilerinin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Evliliğin onlar açısından ne ifade ettiğini bilmiyoruz. Dolayısıyla bunları sahnede psikolojik bir gerçeklik gibi kurduğumuz anda tarihsel boşlukları kendi tahayyülümüzle doldurmuş oluruz.

Ben tam tersine o boşlukları korumak istiyorum. Buradaki önerme belki şu: Geçmişi anlamak için onu mutlaka yeniden canlandırmak zorunda değiliz. Bazen geride kalan şeye yeterince dikkatle bakmak çok daha güçlü bir karşılaşma yaratabilir.

Tanıklık kavramını bu yüzden önemsiyorum. Tanık, gördüğü şeyin sahibi değildir. Onu bütünüyle açıklamak zorunda da değildir. Orada bulunur, görür, dinler ve gördüğünün varlığına ilişkin sorumluluk alır.

Oyuncunun konumunu da buna yakın düşünüyorum. Oyuncu “Ben bu insanım” demiyor. “Bu insanın varlığından geriye kalan şeyin karşısındayım” diyor. Bu küçük gibi görünen fark aslında etik olarak çok önemli. Çünkü geçmişi kendimize mal etmek yerine onunla aramızdaki mesafeyi kabul ediyoruz. Ve seyirci de aynı pozisyona davet ediliyor. Dolayısıyla önermemiz geçmiş hakkında bir hüküm vermek değil; geçmişten kalan maddi izlerle bugünün insanını karşı karşıya getirmek.

■ Yeniköy Panayia Kilisesi’nde, o kilisenin cemaatinden birinin hikâyesini gündeme getirmek nasıl bir deneyim oldu?

Bir cemaat dediğimiz şey sonuçta yalnızca bir kimlik kategorisi değil. Evlenen, çalışan, eşya alan, çocuk yetiştiren, ekonomik kararlar veren, birbirleriyle ilişki kuran insanların gündelik hayatlarından oluşuyor. Belgedeki isimlerin aynı mekânda yeniden yüksek sesle söylenmesi bu nedenle benim için çok etkileyici. Çünkü isim, arşivde kaldığında bilgidir. Ama bir beden tarafından yeniden söylendiğinde tekrar toplumsal dolaşıma girer.

Gündelik hayatın belgesi

■ Bu oyunda söz konusu belgeyi seçmenizin nedeni nedir peki? Geçmişten bugüne söylediği hangi şeyin daha çok duyulmasını istiyorsunuz?

Beni belgede ilk etkileyen şey tam da sıradanlığıydı. Tarihin büyük olaylarından birini anlatmıyor. Bir kahraman yok, olağanüstü bir olay yok. Bir evlilik vesilesiyle hazırlanmış bir çeyiz dökümü var. Ama belgeye yakından baktığınızda, bu son derece sıradan kaydın içinde bütün bir toplumsal örgütlenmenin izlerini görüyorsunuz. Aile nasıl kuruluyor? Servet nasıl aktarılıyor? Bir kadının yeni kurulan hanedeki ekonomik varlığı nasıl tanımlanıyor? Hangi nesneler değerli kabul ediliyor? Emeğin hangi biçimleri görünür, hangileri görünmez? Mülkiyet ile aile arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Beni asıl ilgilendiren buydu. Çünkü tarih çoğunlukla büyük olaylar, savaşlar, iktidarlar ve büyük isimler üzerinden anlatılıyor. Oysa toplumsal hayat esas olarak gündelik pratikler içinde yeniden üretiliyor. İnsanlar evleniyor, ev kuruyor, çocuk yetiştiriyor, çalışıyor, miras bırakıyor, eşya biriktiriyor. Ve tam da bu sıradanlık içinde sınıf, toplumsal cinsiyet, mülkiyet ve iktidar ilişkileri kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

Bu belgenin bugün bize söylediği şeyi tek bir mesaja indirgemek istemem. Daha çok bir soru üretiyor: Bir insanın hayatında gerçekten “özel” olduğunu düşündüğümüz şeylerin ne kadarı toplumsal olarak kurulmuştur? Evlilik çok kişisel görünüyor. Ev çok kişisel görünüyor. Eşyalarımız kişisel görünüyor. Ama biraz geri çekildiğinizde bunların ekonomiyle, sınıfla, hukukla, toplumsal cinsiyetle ve dönemin değer sistemiyle ne kadar güçlü biçimde ilişkili olduğunu görüyorsunuz. Bu nedenle belgenin bugüne ulaşmasını istediğim tarafı nostaljik değil. Tam tersine, geçmişteki bir gündelik hayat belgesi üzerinden bugünkü gündelik hayatımızı yabancılaştırarak yeniden görebilme ihtimali.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.